AY VE AYIN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Gerçekten insanlar, önceleri orman içinde yaşayıp daha sonraları düzlüklere çıkmak zorunda kaldılarsa,  Güneş ile temasları Ay’dan sonra gerçekleşmiş demektir. Orman içinde gerekli olan ışık, gündüzleri yapraklar arasından süzüldüğünden, belli bir loşluk ve aydınlık limiti içinde yaşamaya alışıklardı. Önemli olan gece vakti görmek ve yem ararken yem olmamaktı. Orman dışında yaşam çok değişikti. İnsanlar gece sürerken bile aydınlığın ormandan farklı olduğunu gördüler. Tepelerinde oldukça parlak ve devamlı şekil değiştiren, bir kaybolup bir geri dönen nesneyi fark ettiler. O, herkese yol gösteriyor olmalıydı. İlkellerin anlayışına göre,  canlı bir varlık olarak kabul görmüş olmalı. Gökyüzünde yaşayan ama kendilerinden farklı ve kendilerinden daha güçlü olan bir varlık olarak. 

Nerde ve nasıl yaşarlarsa yaşasınlar devamlı Ay ile kendi yaşamları, hayvanlar ve bitkiler arasında olan periyodik dönüşüm benzerliğini izlemişler ve bu doğrultuda kendilerince bazı felsefi yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Sonunda bütün bu yaklaşımlar, merak ve gerçekleşen döngünün şaşmazlığına duydukları güven dolayısıyla kutsallaştırılmış olabilir. Günümüzün dakik saatleri gibi, kendi zaman ölçüleri olarak ay devinimini kullanmışlar ve geliştirmişlerdir.

Ölümden korkan, daha doğrusu ölümün ne olduğunu kavramamış olan insanlar, hele düzlüklere çıkıp ay gözlemleri yaptıktan sonra düşüncelerini değiştirmiş olmalılar. Onun üç günlük bir zaman dilimi içinde öldüğünü ve tekrar dirildiğini de gözlemledikten sonra, ayın ölümsüz olduğunu kabullenerek ona öykünmeye başlamış olmalılar. Çevrelerindeki her şeyin ritmi aya bağlı görünüyordu. Onun tekrar dirilme gücü varsa insanları da diriltebilirdi ya da insanlar da bir şekilde geri dönebilirlerdi. Yağmurun yağışı, suların çekilişi ve tekrar geri dönüşü, kadınların belirli dönemleri, doğadaki bazı değişimler hep onun biçim ve ritmine bağlı gerçekleşiyordu. Demek ki Ayın canlı bir zaman ölçüsü olması yanında, olayları bir birine bağlı gerçekleştirebilme, bütünleyici özellikleri de vardı. 

İnsanlar, yıllarca yaptıkları gözlemlerde kış geldiği zaman güneşin söneceği, ayın bir daha ortaya çıkmayacağı, bitkilerin yeşermeyeceği korkularıyla yaşamıştır. Her seferinde korku ile beklemeye başlıyor ve inandığı o gücün kaybolup gitmemesi için elinden geleni yapıyordu. Uzun bir beklemeden sonra doğanın tekrar yeşermesi ve ürünün tekrar elde edilmesi, gücün dorukta olduğunun ispatı olarak kabul ediliyordu. Ürün nasıl olacak endişesinin son bulması da eğlencelerin büyük coşku içinde kutlanmasına neden oluyordu. Bu endişeli bekleyiş ve zafer onların tanrılara sunduğu sungularla taçlanırdı. İnsanlar, ortaya çıkan, yeşeren ürünlerin güçlerinden de çekinirdi. Tanrılara verdiği ürün için şükrettiği gibi ürünün gücüne de saygı duyardı. Davranışları oldukça karmaşık olsa da ayın ritmi ile başlayan bu döngü sonunda sungu, ritüel ve ayin biçiminde son bulurdu. Ardından yeni bir döngü ile yeni bir yaşam beklentisi, yeni bir yıl başlardı.              

Ayla benzerlik gösteren bir tür yaşama bağlı olan insan, ayın gücünden ve içindeki saklı olan özden yararlanmalıyı aklına koydu. Kendisi için önemli olan birçok şey onun sayesinde gerçekleştiğine göre bir yolunu bulup onunla bir bütünlük sağlamalı ve arada sağlam bir bağ kurmalıydı. Çevresinde gözlemlediği inci, sümüklü böcek ve ayılar başta olmak üzere tıpkı ay gibi ortadan kaybolup tekrar ortaya çıkabiliyorlardı. Sümüklü böcek, kabuğu içinde görünmez oluyor, boynuzları da kaybolup tekrar uzayabiliyordu. Ayılar kışın ölüyor ve baharda tekrar canlanıyorlardı. Listeye içinde inciyi barındıran istiridye, yıllarca toprak altında larva olarak kalan (tam on yedi yıl ) ateş böcekleri gibi daha birçok canlıyı ekleyebiliriz. Bu noktada önemli bir saptama yapmak gerekir. Günümüzün insanı ateş böcekleri ile ilgilenmez, onları tanımazken onlar, yaptıkları gözlemlere göre bu canlıların yıllar yılı toprak altında kaldıklarını saptamışlardı. İlkel dediğimiz insanları anlamak için oldukça çarpıcı bir örnek olsa gerek! 

 Başta ölümsüzlük olmak üzere bu yaşam büyüsünün gücünden faydalanabilmek için bir takım simgeler geliştirdiler. Bu simgeler arasında bitkiler de vardı. Şifalı olarak kabul edilen bitkiler aslında ay, su birlikteliği ile şifa dağıtıyorlardı. O günlerin düşüncesine göre bütün kozmos bir bütündü ve bütün simgeler bir arada kullanılmalıydı. Bu örnekte olduğu gibi ay, su ve bitki üçlüsü bitlikte iyi olan sonuca varabiliyordu. O nedenle de Ay başka simgelerin ve inançların içinde bulunabiliyordu. Boynuz, öküz başı, çift sarmal ayın simgelerindendi. Daha sonraları tarımda ve hayvancılıkta bereketin artması bu alanlarda da ayın önemini öne çıkardı. Zaman içine yarım ay, boynuz ve hilal bereket tanrı ve tanrıçalarının belirtileri olarak benimsenmiş oldu. Gelişmeler sonunda hilal çift boynuz haline gelmiş ve ardından ay boğası figürü ortaya çıkmıştır. Aya tapınmanın önde olduğu zamanlarda masa ve tabure ayaklarına dikkat edersek, ayakların boğa ayağına benzediğini görürüz. Güneşin önem kazandığı yöre ve zamanlarda ise bu ayaklar aslan ayağına benzetilmişlerdir. Zaman içinde de boğanın devrinin geçip, yerini aslanın alması gibi, bazı yörelerde, dişilik ikinci plana itilerek erlik ön plana çıkmıştır.

Ay bitki dünyasında canlılığı, verimi, sabah çiğini ve yaşamı temsil eder. Yaşam olunca da ölüm kaçınılmazdır. Ayın simgesi olan ay boğası da her canlı gibi sonunda ölür. Ve ardından yenilenmiş, gençleşmiş olarak tekrar doğar. Bir öncekinden daha çok bereket getirir.

Ayın, bitki ve su bağlantısına olan inanç, sonunda ölümsüzlük veren iksire ulaşılmasını sağlamıştır. Onu ölümsüz olanlar içer ve onu içenler ölümsüz olurdu. İksirin sadece adı değişik olabilirdi. Ancak yaşamı, mutlak gerçeklik denen ölümsüzlüğe ulaştırır düşüncesine devamlı sadık kalınmıştır. Ambrosa, soma gibi adlarla adlandırılan bu içecek, Dionysos inancının yaygın olduğu dönemlerde de önemini korumuştur. Sadece adı daha değişik bir hal almış ve şarap diye adlandırılmaya başlanmıştır.  

Yılanın da oldukça çok değişim evreleri olması ve aynı ay gibi ölüp dirilmesi, yenilenmesi onun ayın bir simgesi olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Zaten ayın kadınlarla benzeştirilmesi gibi yılan da kadınlarla özdeşleştiriliyordu. Değişik ülkelerin mitlerini hatırlarsak ölümsüzlük üzerine kurgulanmış olan mitlerde ölümsüzlüğü yılanın ele geçirdiği görülmektedir. Ay, kadın ve yılan sanki ayrılmaz üçlü gibi birçok mit anlatımında da birlikte işlev görürler. Zaman içinde işin içine boğa da katılmıştır. Yılan ya da boğa fark etmez ikisi de toprağı dölleyen gücün simgesi olarak kabul edilir. Onlar için yılanın toprak içinde kaybolması ve boğanın sabanı sürmesi toprak anayı döller ve bereketi getirirdi. 

Kadınların doğurganlığı, yaratıcılığı ve yirmi sekiz günlük dönemleri, ay ile benzerlik gösterdiği gibi yılanın da yenilenme özelliği olması, bu üçlünün bir tür birliktelik içinde düşünülmesini sağlamıştır. Kadınlara bazı özellikler yakıştırılırken, yılanın da aydan geldiği yani sonsuz bir yaşamı olduğuna inanılırdı. Yeniden canlandırmanın yollarını bildiği için de bütün sırları bilen ve gelecekten haberi olan bir varlık olarak kabul edilmiştir. Adem ve Havva anlatımındaki yılanı hatırlamak yeter. Daha sonraları büyü ve büyücülükte devamlı kadın, yılan ve ay ışığında yapılan işlemler bir bütün olarak kabul edilip anlatılmıştır. Ulu tanrıça ile yapılan bereket ayinlerinde ay ile ulu tanrıça figürü birleştirilirken, yanlarında devamlı yılanın bulunması bu nedene dayanmaktadır.  

Ayın üç gün ortadan kaybolması ve tekrar doğması insanlara, ölümün bir son olmadığı fikrini aşılamıştır. Ölülerin de aya gittikleri ve bazen de yenilenmiş olarak geri gelmek için orda kaldıkları ve sonra tekrara yere, geri döndükleri düşünülmeye başlanmıştır. Bu tür düşünceler de ayın, ölüler ya da yeraltı tanrısı veya tanrıçası olmasına sebep oldu. Mitleri incelenirken, mantık hataları yapıldığı düşünülür. Aslında bu tür hataların birçoğunun, inanca eklemeler yapılmasından kaynaklandığı unutulmamalıdır. Bazı durumlarda da çıkartmaların ve yer değişikliklerinin olduğunu, sık olarak, bu tür değişimlerin yapıldığını görürüz. Ayın ölülerle ve yeraltı ile ilgisini yadırgamamak gerekmektedir. Başta Hintliler olmak üzere Yunanlılar ve İranlılar kültürlerinde, ölümden sonra aya gidildiği inancını benimsenmişlerdir. Hatta Sezarların ve büyük kahramanların, değerli ruhların ayda dinlendiğine inanılırdı.  Erginlenme törenlerinde de ay çok önemliydi. Erginlenme adayı, anadan bütün bağlarını koparmış olarak, aynı ayın geçirdiği evreler gibi evrelerden geçer ve yenilenmiş olarak tekrar doğardı. 

Ay canlıdır bölünebilir, ölçer, besler, kutsar, kaderin ağlarını örer ve ölülerin ruhlarını barındırır, onları yeniler, tekrar yaratır. İnsanlar ayın geçirdiği evreleri dikkatle takip etmişler ve çeşitli ölçümler oluşturmuşlardır. Hindistan’da sekizli sistem türevleri, dört sayısı ve on altı gün ile on beş gece yakıştırmaları hep ayın evrelerinden ortaya çıkmıştır. Orta Amerika uygarlıklarında da bu tür sayı ya da takvim sistemleri oluşturulmuştur. Bazı yazarlar Arap harfleri ile ayın evrelerinin görünümleri arasında da bağlantılar olduğunu ortaya atmışlardır. Birçok toplumda ayın değişmez olan ritmi çok önemli olmuştur.

Kozmos ve insanın aynı kozmik ritim içinde düşünülmesi sonucu insanların bazı harflerin ve seslerin ( bu harf ve seslerin içinde gizli erdemler olduğuna inanılmaktaydı) büyü ya da derin düşünce ile özümlenerek, değişik ya da istenen kozmik düzleme geçileceği düşünülüyordu. Doğu felsefesinde, hava ve gazdan oluştuğuna inanılan insan bedeninde ayı ve güneşi birleştirerek kozmosla bütünleşmenin gerçekleşebileceği inancı çok önemliydi. Tantra ve Hatha yoga düşünce okullarında çeşitli merkezler (mistik arterler), kan, ersuyu ve ay, güneş ikilisi ile yapılmaya çalışılan birleşmeler, bu düşüce biçimleri tarafından oldukça ileri aşamalarda kullanıldığı görülmüştür.  

İnsanların baştan beri aradıkları “aşkın mekânda kurtuluşa ulaşmak” düşüncesinin peşinde koşmaları onları kozmik enerjiler ve ritimler aramaya yönlendirmiştir. Ayın şaşmaz döngüsü onları büyülemiş ve bu ritmi tutturarak kozmosla bütünleşmeye çalışmışlardır. Bu konuya en fazla ilgi gösteren Hint, Çin gibi toplumlarda değişik yöntemler yaratılmıştır. Yöntemler farklılıklar gösterse de temel hepsinde aynıdır. Ritme ve aşkın mekânda kurtuluşa ulaşmak ancak biçimlerin kayboluşu sayesinde gerçekleşebilir. İnsanlar erimek, kaybolmak için çeşitli metot ve deneyimlerden geçmek zorundadırlar. Bu tür düşünce başta Hindistan olmak üzere Doğu’da önem kazanmıştır.  

Ay bir birleştiricidir demiştik. Bu birleşim, ayın ritminde olan uyum ve paylaşım gibi, oluşumlar aracı ile görünmez ipliklerden görünmez bir ağ örmektir. Ay hem kozmik dokuyu hem de insanların kaderini dokumaktadır. Tarih içinde birçok inanışta dokumacılığı icat eden tanrıçalar ay tanrıçalarıdır. Hindistan’da gördüğümüz inançlarda, evrenin hava ile dokunmuş olduğunu ve buna karşın insanın da yaşam nefesi ile dokunduğuna inanılır. İnsan kozmostan ayrıdır ama aynı zamanda onunla bir bütündür. Bu kutsal bütünlük insanın dokunduğu beş nefesle gerçekleşmektedir. Bir güç bu bütünlüğü sağlamaktadır. Bu güce Sanskrit dilinde prana yani soluk denmektedir. Hint felsefesini incelersek prananın bedenin yaşamsal gücü olduğuna inanıldığını görürüz. Önceleri bu yaşam gücünün ölünün son nefesi olarak sonsuza kadar yaşadığına ve başka bir varlıkta tekrar varlığını sürdüreceğine inanılırdı. 

İnsanda beş adet prana vardır ve yaşam gücü birincisidir. Bazen de onun ben olduğuna inanılır. Beş prananın ilki o dur. Daha sonra vücut içinde besinlerin dağılımına ve sindirilmesine yardımcı olan rüzgâr benzeri diğer güçler yer alır. Yoga düşüncesinde, solunum yolu ile dikkat dağılması olmaması için pranaya çok önem verilir ve bu nedenle de değişik soluk alıp verme metotları geliştirilmiştir. Pranayama (solunum denetimi) denen yöntem kullanılarak istenen soluk alma biçimine ulaşılabilir. Bu evre Samadhi’ye yani kusursuz yoğunlaşma evresine ulaşmak için gerekli olan sekiz aşama evresinden dördüncüsüdür. Bu evrelerle ve ulaşılmak istenen hedef, hep ayın evrelerinden ilham alınarak ve ona öykünerek, zaman içinde biçimlendirilmişlerdir. Bütün bunlar ay ve insan ilişkileri inancı sonucunda şekillenerek ortaya çıkmıştır.  

Mitolojide örmek ifadesi, kaderi önceden belirlemek ve bazı farklı oluşumları birleştirmek anlamına gelmektedir. Aynı zamanda yaratmaktır. Ayın örgüsü kaderi örmek, belgelemektir. Bu nedenle de örümcek figürü zaman zaman mitolojide ay yerine kullanılır. Ayın kader ağlarını dokuması ile örümcek arasında bir fark yoktur. İkisi de iplerini dışardan değil, kendilerinden üretirler ve bu üretim sonsuz bir döngü içinde devam eder durur. Örgü işi insanların dikkatini baştan beri çekmiştir. Zaten mistik düşüncelerinin anlatımı yanında, giyimleri de örgüye bağımlıydı. Zamanla bereket tanrıçaları başta olmak üzere bazı tanrıçalar örgünün yaratıcısı olarak kabul edilmişlerdir. Değişik mitolojilerde ömür ipliği, iplik eğirenler adları altında anlatımlara da çok sık rastlanır.

Ay tapınmasında Sümer, Mısır, Hitit, Sami ırkları gibi toplumlarda tanrı veya tanrıçalar ayı temsil ederken çeşitli isimler almışlardır. Babil döneminde yarı değerli bir taş olan lacivert taşı (lapis lazuli) yıldızlı göğün rengiydi. Sümer ay tanrısı Sin’in sakalı da bu taştandı ve aya bağlı olan bütün erdemler de lacivert taşı ile simgelenirdi. Bu tanrıçalar içinde en tanınanları ise Yunanlıların Artemis’i Romalıların Diana’sı olup, onların yanında Selene de ayın kişiliğini temsil ediyordu. 

 İslâmiyet’ten önce Arapların aya taptıkları bilinmektedir. Kuran’da ( Kamer,1 ) “ (1) Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı. ( 2 ) onlar bir mucize görecek olsalar onu düşünmeden vazgeçip “- bu, devamlı gösterilen bir büyücülüktür derler. ( 3 ) Onlar Peygamberi yalancı sayıp heveslerine uydular. Her bir iş kararlaşmıştır….” Şeklinde yazılmaktadır. Bu olay peygamberin kendisine inanmayanlara bir mucize göstermek için Ay’ı ikiye böldüğü ve arkasından tekrara birleştirdiği olayını anlatmaktadır. Ay’ın bölünmesi olayına “şakul kamer” denir. Olayın 617 tarihinde olduğu nakledilmektedir.

İlk insanların özelliklerinden biri de, kendi özlem ve isteklerini kendinden çok daha güçlü ve belki de erişilmesi güç olan bir başka varlığa yüklemesidir. Daha sonra da o varlıktan, ona yüklediği özellikleri ve gücü kullanarak yardım dilemektir. Bazen beklenti gerçekleşmesinin zorluğu dolayısıyla, o varlığa hem iyi hem de kötü olma olasılığının eklendiğini görüyoruz. Artemis’i örnek gösterirsek, onun insanlara hem iyilik ve hem de kötülük getirdiğine inanılırdı. Tıpkı ikiz kardeşi Apollon gibi. Güneş tanrısı olan Apollon da aynı özellikleri taşımaktaydı. Eski insanlar inançlarında, inandıkları varlıklara bazı üstün güçler yüklerken tam tersi davranışları da reva görmelerinin nedeni belki de yapmaları gereken işlemlerin tam olarak yapılmasını sağlamaktı. Ritüellere harfi harfine uyulması gerekiyordu. Bu şekilde, toplumlarını dirlik ve düzen içinde tutmaya çalışıyorlardı. Onların davranışları zaman içinde yön değiştirmiş ve başka anlamlara bürünmüş olabilir.    

Türk mitolojisini incelediğimiz zaman ise, Uygur yazısı ile yazılmış olan Oğuz Kağan destanında Oğuzun babası olan Kara Han’ın adının Ay Kağan olduğunu görürüz. Bunun nedeni Uygurluların etki altında kalarak Mani dinini benimsemiş olmalarıdır. Mani dininde en önemli olan Ay ve eski Türk dininde ise Güneş di. Bütün bu farklar ya da etkiler zaman içinde kaçınılmaz olarak değişime uğrarlar. Buna bağlı olarak mit anlatımları, konunun temeli aynı olsa da isim ve yer başta olmak üzere farklılık gösterirler. 

Şamanist olan Türkleri ve Moğolları incelediğimizde her iki toplumda da Güneş-Ana ve Ay-Baba tanımlamalarından bahsedildiğini görürüz. Ayın doğurganlık özelliğinden, bir tek istisna haricinde, bahsedilmez. Belirlenen istisna da Oğuz Kağan’ın atası, Alankova’nın çadırın bacasından giren ay ışığı ile hamile kalması olayıdır. Bu şekilde Oğuz’un atası, göğe yani Gök Tanrı’ya bağlanmıştır. Bu tip yaklaşımlar bütün mitlerde vardır. Ancak Türklerin İran üzerinden batıya doğru göçlerinde, hem İran etkisi ve hem de Müslümanlığı benimsemeye başlamaları nedeniyle, Ay-Ata’nın balçıktan yaratılmış olduğu efsanesi ve destek motifleri sonradan eski Türk mitlerine eklenmiştir. Bu gün elimizde bulunan birçok efsane Müslümanlık motifleri ile bezenmiş durumdadır.   

Duyulan inançların yanında Ay, Türkler için güzellik sembolü de olmuştur. Kuzey Türk destanlarında “ Güneş gözlü, ay ağızlı” betimlemesi sık görülür. Sonraki dönemlerde ay hem Türk düşüncesinde hem de şiirlerde yerini almıştır. Ay’dan güzellik sembolü olarak bahsedilmesi yanında evrensel bir nitelik olan romantizm de ayla birlikte ifade edilmeye başlanmıştır. Ay günümüzde de işlevine davam etmekte bizi aydınlatmakta, romantik, duygu dolu anlar yaşatmakta ve insanlar aya ayak basmış olsalar bile kendi yarattıkları ay gizemlerine sadık kalarak, eski düş ve düşüncelerini sürdürmektedirler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !